Türkiye modernitesinin sınırlılıkları ve zaafları

Ender Helvacıoğlu
Türkiye’nin modernite birikimi keskin bir sınavdan geçecek. Aslında epeydir geçiyor ama asıl can alıcı ve belirleyici sınavlar gelecekte. Dolayısıyla özgün modernite ve cumhuriyet sürecimizin kazanımlarını vurgulamakla yetinmeyip bu birikimin zaafları ve sınırlılıkları üzerinde de dikkatle durmak gerekiyor.
Daha önce cumhuriyet sürecimizin sınırlılıkları ve tıkanıklıkları üzerine uzun uzun yazmıştık (E. Helvacıoğlu, “Cumhuriyet serüvenimiz: Kazanımlar ve tıkanıklıklar”, Bilim ve Gelecek, Sayı: 223, Kasım 2022). Özetlemek gerekirse:
– Genç Cumhuriyete önderlik eden kadrolar “Avrupa modeli”ni benimseyerek bir burjuvazi yaratma yolunu seçtiler. Cumhuriyet ve modernite yolunda devam edebilmek için bir burjuva sınıfının yaratılması gerektiğinde karar kıldılar. Oysa 20. yüzyılın başında devrimci bir burjuvazi yaratma ve devrimleri bu sınıfa dayanarak sürdürme yolu (yani kadim Avrupa yolu) tıkalıydı. Çünkü artık dünyada devrimci bir burjuvazi kalmamıştı ve yenilerinin çıkması bizzat Avrupalı emperyalist burjuvazileri tarafından engellenmekteydi. 20. yüzyılda ezilen bir ülkede yeni bir “Fransız Devrimi” yaratma yolu bir “ütopya” idi.
– Genç Cumhuriyet’in kararlılıkla uygulamaya soktuğu laikliğin toplumsallaşabilmesi ve halk tarafından da benimsenmesi, başta toprak devrimi olmak üzere bütün ortaçağ kalıntılarının tasfiyesiyle olanaklıydı. Bu yönde çok önemli adımlar atıldı: Saltanatın tasfiye edilmesi, halifeliğin kaldırılması, harf devrimi ve okuma-yazma seferberliği, kadınlara seçme-seçilme hakkı verilmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, tarikatların yasaklanması gibi üstyapıda yapılan devrimlerin yanı sıra, halk mektepleri ve köy enstitüleri gibi uygulamalarla laikliğin ve cumhuriyetin toplumsal tabanının genişletilmesine yönelik adımlar da hayata geçirildi. Fakat bu kararlılıkla devam edilemedi. Toprak ağalığıyla ve aşiret yapısıyla uzlaşıldı; toprak devrimi hayata geçirilemedi; cumhuriyetin ve laikliğin toplumsal tabanını oluşturacak ve kulluğu-marabalığı ortadan kaldırıp cumhuriyet yurttaşını yaratacak halkçı uygulamalar sekteye uğradı, giderek geri adımlar atıldı.
– Türk ve Kürt uluslaşma süreçleri ortaklaştırılamadı. Dönemin Türkiye koşullarında, Avrupa toplumlarının birkaç yüzyıl önce yaşadıkları türden gönüllü bir asimilasyonun olanağı yoktu ve samimiyetle ortak bir millet yaratmayı hedefleyen 1930 formülasyonu (“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”) bir “ütopya” olarak kaldı. Sonuç olarak tanımın devrimci (ve iyi niyet) yönü giderek törpülenirken, devlet asimilasyona açılan kapıdan bodoslama girerek bunu kaba zor, inkâr ve şiddet yoluyla uygulamaya girişti. Sonuç biliniyor.
– Türkiye Cumhuriyeti anti-emperyalist bir mücadeleyle kuruldu. Emperyalizm çağında “bağımsız bir vatan” ancak emperyalizmden koparılan toprak parçası olarak gündeme gelebilirdi; Mustafa Kemal ve arkadaşları şu veya bu emperyaliste yaslanarak kurtuluş olamayacağını net olarak kavramışlar ve her türlü mandacılığa karşı çıkmışlardı. Fakat kurtuluşta ve kuruluşun ilk döneminde izlenen bu hat giderek terk edildi. Kapitalist yol tercihi ve burjuva sınıfı yaratma kararı, bir “ulusal kapitalizm” ile değil, çarpık ve bağımlı bir kapitalizm ve işbirlikçi bir burjuvaziyle sonuçlandı. Ekonomik bağımsızlığın yaratılamaması siyasal bağımsızlığı da törpüledi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra NATO’ya girildi ve siyasi bağımsızlık yitirildi. Tüm dünyaya esin kaynağı olmuş anti-emperyalist bir kurtuluş savaşıyla kurulan Cumhuriyet, dönüp dolaşıp tekrar emperyalizmin ağına düştü.
Kısacası, Cumhuriyeti kuran kadro, burjuva modernitesinin dünya çapında yozlaşmaya ve çürümeye başladığı bir dönemde burjuva modernitesi yolunu seçti. Dönemin toplumsal koşullarında başka bir yol izlenebilir miydi, ayrı bir tartışma konusu; ama seçilen yolun bir çıkmaz olduğu, pre-modern gerici odakların (emperyalizmle de işbirliği yaparak) bu zaafların yarattığı çatlakları adım adım genişleterek bugünkü tabloyu yarattıkları hepimizin malumu. Bu gerçek net olarak tespit edilmeli ki, gelecekte nasıl bir yol izlemek gerektiği netleşsin.
***
Fakat bu yazıda, Türkiye modernitesinin, yukarıda özetlediğimiz tıkanıklıklara da zemin hazırlayan daha temel bir zayıflığı/zaafı üzerinde durmak istiyoruz.
Dikkat edilirse yukarıda sıralanan şıklarda hep kurucu kadroların ve genç cumhuriyet devletinin yapamadığı, tamamlayamadığı, tıkandığı noktalar vurgulanıyor. Yani bir ön kabul var: Modernitenin öznesi devlettir; yapılanlar devletin yaptığı kadardır. Ama sorunun temelinde belki de bu ön kabul vardır.
Belki de formülasyonu şöyle kurmak lazım: Modernitenin öznesi halktır; yapılanlar halkın yapabildiği kadardır. Devlet asıl özne olan halkın bir aracıdır, yani nesnedir. Sorun bu öznenin nasıl gerçek bir özne olabileceğidir. Bu mesele sadece Türkiye modernitesinin değil, dünya modernite sürecinin ve onun bir parçası olan sosyalizm sürecinin de en temel sorunudur.
Modernitenin Avrupa’da 500, Türkiye de dahil Asya toplumlarında taş çatlasa 150 yıllık bir geçmişi var. Modernite süreci başından itibaren bir iç çelişki ve çatallanma yaşadı. Hakim akım olan burjuva modernitesi esas olarak yukarıdan aşağıya bir nitelik taşıdı. Modernleşen (daha doğrusu kapitalistleşen) devlet, toplumu da modernleştirecekti (kapitalist üretim ilişkilerini hakim kılacaktı). Kapitalist devletin belirlediği sınırlar içinde bir modernite yaşanacaktı. Bunun karşısında “emekçi modernitesi” diyebileceğimiz bir akım ortaya çıktı. Emekçi sınıfların, burjuvaziden bağımsız olarak, kendi kaderlerini kendi ellerine almalarını hedefleyen bu akımın (esas olarak Marksizm’in) güçlenmesi modernitenin toplumsallaşması (20. yüzyılın başından itibaren küreselleşmesi) anlamına geldi.
Türkiye’de de aynı süreç yaşandı, yaşanıyor. Türkiye modernitesi esas olarak yukarıdan aşağıya bir nitelik taşıdı. Devletin modernleşmesi ve toplumu da modernleştirmesi biçiminde… Hatta modernitenin toplumsallaşması -Genç Cumhuriyet döneminde bazı radikal adımlar atılmasına karşın- devlet tarafından engellendi. Devlet sanki “modernite gerekliyse ben yaparım; benim çizdiğim sınırlar içinde modernite yaşanır” tutumu aldı. Türk modernitesi -Genç Cumhuriyet dönemi de dahil- çizilen çerçevede yaşandı; burjuva modernitesi sınırlarını pek aşamadı.
Örneğin Türkiye toplumunun güçlü bir sandık/seçim geleneği vardır. Halk bu kazanımı kolay kolay bırakmaz. Fakat halk örgütlülüğü, bağımsız halk hareketi birikimi zayıf. Güçlü bir emekçi modernitesi akımı yaratmaktan henüz uzak. Modernitenin toplumsallaşamaması ve burjuva modernitesi sınırlarını henüz aşamaması derken bu durumu vurguluyoruz. Değişimi sandıktan bekleme, lider kültü, devlet kültü gibi toplumsal/tarihsel olguların nedeni budur. Modernite karşıtı unsurlar bu zaafı kullanarak iktidara geldiler. Sanki halkçıymış gibi bir algı yarattılar.
Türkiye’de artık toplumu yukarıdan aşağıya da olsa modernleştiren bir devlet yok. Tam tersine devlet pre-modern unsurlar tarafından ele geçirilmiş durumda ve var olan modernite kazanımlarını yok etmeye çalışıyor. Modernite sürecindeki sınırlılıkların sıkıntılarını ve devletteki dönüşümün şaşkınlığını yaşıyor bugün Türkiye toplumu.
Peki, yeniden modernite ve cumhuriyet çizgisine hangi güce dayanılarak girilecek? Emekçi halktan başka dayanılacak bir güç var mı? Türkiye toplumu zorlana zorlana bir değişim geçirecek. Emekçi modernitesini keşfedecek. Halk, işin başa düştüğünü kavrayacak. Devleti yeniden modernite çizgisine çekmenin de yolu budur. Şimdiye kadar devlet halkı modernleştiriyordu; artık halk kendini modernleştirerek devleti de modernleştirecek. Yani artık halk, modernitenin nesnesi değil öznesi olmak durumunda. Halkın özne olmaktan başka bir çaresi yok. Türkiye toplumu yavaş yavaş, yaşadığı musibetlerden de dersler çıkararak böyle bir dönüşüme doğru gidiyor.
***
Halkın öncüsü olma iddiasındaki örgütler de bu dönüşümün diyalektiğini kavramak zorundalar. Çünkü bizler de bu yukarıdan aşağıya modernite kültürünün parçasıyız; bu yaklaşımı aşabilmiş değiliz. Elbette elimizde devlet gücü yok; ama partilerimizi ve örgütlerimizi halkın dönüşümünün kanallarını açacak birer araç olarak değil, toplumu bilinçlendirmenin ve dönüştürmenin öznesi gibi görüyoruz. Bu yaklaşım -hele günümüzde- sadece eksik değil yanlıştır. Parti, emekçiyi özne yapmanın aracıdır. Halk “örgütlen” çağrılarıyla örgütlenmez, “ayağa kalk” çağrılarıyla ayağa kalkmaz. Halkın kendi pratiği içinde dönüşümünün aracı olmalıdır örgüt. Toplumların nasıl dönüştüğü meselesi, modernitenin ve sosyalizmin iki temel sorunundan biridir (diğeri insan-doğa ilişkisine yaklaşım).
Türkiye halkı bu dönüşümün diyalektiğini kendi pratiği içinde kavrayacak; çünkü artık kendisini modernite yolunda dönüştürecek bir devleti yok. Devrimci örgütler de sanırım bu halk pratiği içinde sorunu kavrayacak (Haziran Direnişi ve Saraçhane mitingleri üzerine bu açıdan düşünmekte fayda var).
NOT: 9 Eylül, bu mesele konusunda Marksist düşünceye en önemli katkıları yapmış olan Çin devriminin lideri Mao Zedung’un 50. ölüm yıldönümüydü. Pratiğinden ve düşüncelerinden tekrar tekrar öğrenerek saygıyla anıyoruz.
The post Türkiye modernitesinin sınırlılıkları ve zaafları first appeared on Bilim ve Gelecek.
