Gözün aydın

Tatilde nadasa yatmış bir halde yazmak üzerine düşünüyordum. Yazmak deyince aklıma ilk Marguerite Duras gelir. Yazmaya dair düşüncelerine kafa yorarken, sahilde bir anne ile ergen kızı arasındaki diyaloğa tanık oldum. “Müzisyen olacaksın da ne olacak? Aklın bir karış havada. Otur matematik çalış.” Kızının cevabı çok sertti: “Konservatuara gideceğim. Sizinki gibi sıkıcı bir hayatım olmayacak.” Duras’ın ‘Sevgili’ adlı romanında da böyle bir sahne vardı.
Genç kız annesine yazar olmak istediğini söylüyordu romanda. Cevap yok; bakış hemen başka yöne çevriliyor, küçük bir omuz silkme. Duras, o omuz silkmeyi “unutulmaz” diye yazmıştı ve teşhisi tek sözcükle koymuştu: Kıskanç. Sahnenin asıl yarası hasetten daha derindi: Kız, sevincini götürdüğü yerde bir muhatap bulamıyordu. Kafka da babasına söyleyemediklerini bir mektuba dökmüş, iletmesi için annesine vermişti; mektup babasına hiç ulaşmadı. Anne ya da baba, çocuğunun arzusuyla her zaman sevinemiyor; bazen o arzu onlara kendi vazgeçtiklerini, yaşayamadıklarını, olamadıklarını da hatırlatıyor. Sessizlik ya da küçümseme biraz da buradan doğabiliyor. Kimse bu duygulardan muaf değil; asıl sorun duygunun kendisinden çok inkârında. Haset yalnızca akranlar arasında yatay dolaşmıyor, bazen yukarıdan aşağıya doğru da akıyor.
Herkesin ‘iyi haber’ini paylaşamadığı bir yakını vardır. Terfisini söyleyemediği bir arkadaş, mutluluğunu küçülterek anlattığı bir akraba. Haset ve kıskançlık arasındaki fark da gündelik dilde silinmeye çalışılır genellikle. Gizlice sevgilisinin telefonuna bakana da, arkadaşının iyi haberiyle içi ekşiyene de kıskanç deniliyor. Oysa ilki elindekini koruyor; ortada bir üçüncü var, korkunun altında sevgi duruyor. İçi ekşiyense bir şeyi korumuyor; sadece bakıyor. Üçüncü kişi ortada yok — bakan var, bakılan var. Ve bakış istemekle kalmıyor, bozulsun istiyor. Başkasının elindeki iyi, haset edene kendi eksiğini gösteren bir ayna; kırmak istediği de o ayna.
Peki iyi haber söylenemiyorsa nereye gidiyor? Vitrine. Burada bir ayrım var ve çağın sırrı bu ayrımda saklı: göstermek ile söylemek. Göstermek seyirci içindir, kalabalığa açılır; söylemek bir muhatap ister — yüzüne bakılan, tepkisi beklenen, gölgesinden korkulmayan biri. Sevinç söylenemediği yerde gösterilir: tatil kareleri, terfi duyuruları, kutlama sofraları. Ve gösterilen sevinç, söylenmiş sevincin verdiğini vermez; seyirci alkışlar ama karşılamaz.
***
Bu kısır döngü — araştırmacıların ‘haset sarmalı’ dediği — kendi kendini besliyor: Haset kişiyi kendi vitrinini parlatmaya itiyor, parlayan vitrin başkasının hasedini üretiyor. John Berger’in reklam için yazdığı — sana nesneyi değil, imrenilen halini satar — artık herkesin kendi hayatına uyguladığı bir teknik. Herkes herkese vitrinini gösteriyor; kimse kimseye sevincini söyleyemiyor. Üstelik duygunun kendisi de yasak: kıskanmak ayıp, hasetlenmek karakter kusuru. Yasaklanan duygu yok olmuyor, yeraltına inip başka cümlelerde yaşamaya devam ediyor. ‘Zaten mutlu değillerdir.’ ‘Kim bilir nasıl kazandı.’ Bu cümleleri kuran, içindeki hasedi duymaz; haklılığı duyar.
Görüşme odasında haset kusur olarak değil, harita olarak dinlenir: Kimse kayıtsız kaldığı şeye haset etmez; için neye ekşiyorsa, arzun oraya işaret ediyordur. Kıskançlık ve yazmak üzerine düşünürken, psikanalist Michèle Montrelay’in tespitini hatırladım: Yazmaya başlamadan önceki hissin — boş sayfa karşısındaki terk edilmişliğin — âşıkken kıskanç olma hissiyle aynı olduğunu söylemişti. Yaratmakla kıskançlık aynı kapının önünde bekliyordu; fark, hangi yöne yüründüğünde. Duras o yönü gösterdi: Annesinin omuz silkmesinin üstüne onlarca kitap yazdı, dünya edebiyatının sayılı yazarlarından biri oldu. Yıkım bir nesneye, hatta bir kitaba dönüşebiliyordu. ‘Sevgili’, söylenememiş bir sevincin başka bir muhatap bulmuş hali değil miydi?
Dilimiz, bakışın iki yüzünü psikanalizden çok önce biliyordu. Kem göze karşı boncuk asan dil, sevinci kutlarken de aynı organı seçmiş: ‘Gözün aydın.’ Kem olan da göz, aydın olması dilenen de — dil, iyiliğin ve tehlikenin aynı kapıdan girdiğini biliyor. Bakışa bu kadar iş yükleyen bir kültürde, bakışını tanımaktan daha koruyucu bir nazarlık yok.


