Bilim

Ne kadar modernite ve cumhuriyet, o kadar kardeşlik ve eşitlik

Ender Helvacıoğlu

40 yıl süren kanlı bir iç savaşa rağmen Türkiye toplumu Türkler ve Kürtler diye ikiye bölünmedi. Toplum bu savaşı devlet ile PKK arasındaki bir savaş olarak gördü, Türk ve Kürt halkları arasındaki bir savaş olarak değil. Türk PKK’yı, Kürt ise devleti düşman olarak görmüş olabilir; ama Türk Kürt’ü, Kürt de Türk’ü düşman olarak görmedi.

Devlet baskısından ve terör ortamından kaçan Kürtler, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’ye gitmediler; Türkiye’nin batısına göç ettiler. İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e, Adana’ya, Mersin’e yerleştiler. Ve buralarda kabul gördüler, -bazı geçici ve başarısız kışkırtmalar dışında- düşmanlıkla karşılaşmadılar; hatta kendi kültürel ve siyasal oluşumlarını dahi kurabildiler.

Hepimiz bu çatışmalı süreci, günlük yaşamın normal akışı içinde yaşadık. Ne kadar inanılmaz ve özgün bir olay olduğunu fark edemedik. Yakın geçmişte (bizdeki savaş tüm sıcaklığıyla devam ederken) Avrupa’nın göbeğinde, modern bir toplum olan Yugoslavya’yı oluşturan halkların bir anda birbirlerini nasıl kırdıklarına ve soykırım uyguladıklarına şahit olduk. Yugoslavya paramparça oldu, bir ülkeden 7 ülke çıktı: Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Kuzey Makedonya, Karadağ, Kosova. On yıllar öncesinden gelen ve yeni gelen göçmenlere Almanya, Fransa gibi en gelişmiş Batı ülkelerinde bile nasıl davranıldığı hepimizin malumu. Türkiye’de karşılıklı olarak 100 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği bir iç savaşa rağmen halklar düzleminde böyle olumsuzluklar yaşanmadı.

Bunun bir nedeni (nedenleri) olmalı.

***

Türk toplumunun -kıyısına kadar gelmesine karşın- hiç sömürge olmadığını zaman zaman vurgularız. Bu, topluma olumlu karakter kazandıran önemli bir niteliktir. Ama daha önemli bir nitelik var: Türk toplumu hiç sömürgeci olmadı; toplumsal zihne sömürgecilik virüsü bulaşmadı. Başka ülkeleri, halkları düşman bellemedi mi, belledi; savaşmadı mı, savaştı; zorbalık yapmadı mı, yaptı (örneğin Rumlara, Ermenilere, Kürtlere)… Ama hiçbir zaman onları “aşağı” görmedi; kendisini tepeye yerleştirdiği ırksal, etnik veya kültürel bir hiyerarşi kurmadı. Bu yönde eğilimleri olan akımlar hiçbir zaman toplumda fazla etkili olamadılar. Sömürgeci geçmişleri olan Avrupalı emperyalist ülkelerden ve onların toplumlarının sıradan insanlarından böyle bir farkımız var. Biz ezen değil ezilen bir toplumuz; ama ezilmeye karşı başkaldırmış ve bunu karakteri haline getirmiş bir toplumuz. Bunu Avrupalı takımlara karşı yapılan futbol maçlarında bile görebiliriz: Hem bir aşağılık duygusu (çünkü biz de ezileniz, hor görüleniz) hem de bu ezilmeye karşı isyan ve başkaldırı duygusu.

Bizde de -her toplumda olduğu gibi- “sınıfsal aşağılama” vardır (yoksulu hor görme, zengine öykünme, emeğe değer vermeme vb.); ama ırksal veya etnik aşağılama yoktur (hadi, yaygın değildir diyelim). Göçmenlere karşı tavır açısından Avrupalı gelişmiş ülkelerin toplumları ile Türkiye toplumunu karşılaştırdığımızda bunu net olarak saptayabiliriz. Peki, mezhepsel aşağılama? Evet, o noktada sıkıntılar var; birazdan geleceğiz.

Etnik aşağılama eğiliminin zayıf olmasının nedeni, Türkiye toplumunun birçok etnik kimliğin bir arada yaşadığı bir imparatorluğun bakiyesi olması mı?

Öncelikle, Türkiye Cumhuriyeti bir Osmanlı bakiyesi değil. Eğer Sevr uygulansaydı, o durumda, Türklere lütfedilen topraklar bakiye olarak ifade edilebilirdi. Ama Türkiye, çürümüş ve emperyalistler tarafından parçalanmış bir imparatorluktan, hem emperyalistlere direnerek hem de Osmanlı saltanatına son verip bir cumhuriyet çıkararak kurulmuş ülkedir. Siyasal anlamda Osmanlı’nın ne bakiyesidir ne de devamı. Bakiye olmaya karşı isyandı Türkiye Cumhuriyeti.

İkincisi, sık sık tekrarlanan “Osmanlı hoşgörüsü” söylemi tam bir aldatmacadır. Osmanlı merkezi-feodal bir imparatorluktu ve bir hanedan tarafından yönetiliyordu. Yerel aristokrat sınıfa dayanıyordu. Her imparatorluk gibi Osmanlı’nın da kendisine başkaldırana, fethine direnene, ayaklanan yerel aristokratlara karşı hiçbir hoşgörüsü yoktu. Tabi olunduğu, haraç verildiği, asker yollandığı sürece, etnik kimliğin bir önemi olmazdı. Osmanlı aristokrasisinin ezilen yoksul halka karşı ise hiçbir hoşgörüsü yoktu; vergi üstüne vergi bindirirdi. Türk’ü Türk ağaları, Kürt’ü Kürt ağaları, Rum’u Rum ağaları, kısacası ağalar yoksul köylüleri ezer sömürürdü. Dolayısıyla çeşitli etnik kimliklerden halkın dertleri birbirleri değil Osmanlı’nın zulmüydü. Kaldı ki, Osmanlı’da Türklük, Saray tarafından aşağılanan bir kimlikti. Cumhuriyet, işte bu sisteme son vermeye çalıştı.

Haraçlı imparatorlukların milliyeti yoktur (millet/ulus modernite ile gündeme gelen bir kavramdır); önemli olan -hangi etnik kökenden olursa olsun- hanedanın ve aristokrat sistemin devamıdır. Çin imparatorluğu hanedanlarının da bir kısmı Moğol kökenliydi örneğin. Bunun hoşgörü ile bir ilgisi yoktur. Hoşgörünün de etnik veya ulusal kimlikle bir ilgisi yoktur; tamamen sınıfsal bir kavramdır hoşgörü ve kardeşlik. Ezen ile ezilen birbirine hoşgörü göstermez, kardeş de değildir. Ezilenler ise birbirinin kardeşidir ve aralarındaki sorunları hoşgörü ile çözmeye çalışırlar (eğer ezenlerin karışması engellenebilirse).

Osmanlı hoşgörüsünden söz edenler, ezenlerin “hoşgörüsünü” savunurlar; modernite ve cumhuriyet ise ezilenlerin kendi kaderlerini kendi ellerine almasını ve eşit yurttaşlar olarak kardeşçe yaşamasını.

Üçüncüsü, “İslam hoşgörüsü” söylemi de tarihsel gerçekleri göz ardı etmektedir. İslam tarihi din savaşlarıyla ve büyük katliamlara varan mezhep çatışmalarıyla doludur. Eğer bir bakiyeden söz edilecekse, bugün hâlâ aşamadığımız Sünni-Alevi çelişmesi, Osmanlı döneminin hatta daha öncesinin bakiyesidir. “Ümmet” denilen pre-modern topluluk, aristokrasi tarafından ezilen, sömürülen, kadının adının bile olmadığı, kendi içinde birbirine düşman mezheplere bölünmüş bir toplum biçimidir. “İslam enternasyonalizmi” böyle bir şey.

Dördüncüsü, modernitenin toplumumuza ve coğrafyamıza Batı’nın bir dayatması olduğu söylemi kocaman bir yalandır. Tüm Asyalı, Afrikalı, Latin Amerikalı toplumlar gibi Türkiye toplumu da Batı sömürgeciliğine ve emperyalizmine rağmen modernleşti. Anti-emperyalist kurtuluş savaşı sonucunda oluşan cumhuriyet devrimleri -Sovyet ve Çin devrimleriyle birlikte- bu büyük sürecin öncü atılımlarından biridir. Doğu modernitesi Batı’nın dayatması değildir; tam tersine Batı emperyalizmine rağmen ve kendi özgünlüklerine de dayanarak gelişmiştir.

Bu çok geniş bir konu. Defalarca yazdık ama herhalde yeniden ele almak gerekecek. Şimdilik şu soruları anımsatmakla yetinelim:

– Modernite nedir? Batı’ya (kapitalizme, emperyalizme) özgü müdür? Batı sömürgeciliğinin ve emperyalizminin Batı dışına dayattığı bir ideoloji midir?

– Doğu modernitesinin kendi özgün kaynakları ve kökenleri yok mudur? Doğu toplumları Batı’nın dayatması olarak mı modernleştiler? Yoksa Batı sömürgeciliğine ve emperyalizmine karşı mücadeleyle mi? 20. yüzyıl devrim pratikleri hangisini kanıtlıyor?

– Modernite Doğu toplumlarına uymaz mı, yasak mı?

– Batı modernitesinin bizzat Batı’daki motoru da ezilenlerin ve emekçilerin anti-feodal ve anti-kapitalist mücadeleleri değil mi?

***

Kısacası, üzerinde yaşadığımız coğrafyanın ve bölgemizin tarihi, din savaşlarıyla, mezhep çatışmalarıyla, sömürgecilerin ve emperyalistlerin müdahaleleriyle, sömürünün en ağır biçimleriyle, kadın ezilmişliğiyle ve elbette bütün bunlara karşı halk isyanlarıyla doludur. Anti-emperyalist kurtuluş savaşımız ve cumhuriyet devrimlerimiz bu isyanların en büyüğü ve en başarılısıdır. Sarayın tebaası, ağanın marabası, tarikat şeyhinin kulu, emperyalizmin ucuz kan deposu değil de eşit yurttaşlar olacaksak, kardeşçe yaşayacaksak, komşularımızla onurlu bir biçimde geçineceksek cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkmak, tıkandığı noktalarda ise daha ileri atılımların yolunu bulmak zorundayız.

Dökülen bunca kana rağmen Türk ve Kürt kardeşçe yaşamakta direniyorsa, bu birbirlerini eşit yurttaşlar olarak görme eğiliminin sonucudur ve bir cumhuriyet kazanımıdır. Türkiye’nin demokratik birikiminin güçlülüğünün ve özgünlüğünün sonucudur. Eşitlik ve kardeşlik için modernite ve cumhuriyet gerekir, yurttaş olmak gerekir. Kürt kökenli yurttaşların ülkenin batısına yönelmelerinin nedeni de budur; moderniteye yönelmektedirler. Modernite kazanımlarının zayıf olduğu toplumlarda nelerin yaşandığını güney komşularımıza ve Kuzey Afrika’ya bakarak anlayabiliriz.

Ne kadar modernite, cumhuriyet, demokrasi ve emeğin üstünlüğü, o kadar halkların eşitliği ve kardeşliği…

Osmanlıcılık, İslamcılık ve ümmet güzellemelerine kanmayın. Bu söylemlerin sahipleri, zavallılaşmış, dilencileşmiş, boyun eğmiş bir halktan, yoksulluğun ve sömürünün devamından yanadırlar. Dahası, bölgemizde emperyalist planların aparatıdırlar. Erdoğan’ın, Bahçeli’nin, Öcalan’ın söylemi ile Tom Barrack’ın söylemi neden çakışıyor?

Son bir vurgu: Bizim coğrafyamızda ümmet güzellemesi kadar tehlikeli ve bölücü bir fikir yoktur. Ümmeti dönüştürüp millet olmuş bir topluma yeniden ümmet olmayı dayatmak, açık söyleyelim, çok daha derin ve topluma çok daha sirayet edebilecek bir iç savaşı dayatmak anlamına gelir. Her milliyetten Türkiye halkının böyle bir gelişmeye izin vereceğini sanmıyorum.

The post Ne kadar modernite ve cumhuriyet, o kadar kardeşlik ve eşitlik first appeared on Bilim ve Gelecek.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu